Mahal Edebiyat – Selim Erdoğan ile Sakarya Üzerine Söyleşi

Mahal Edebiyat ve Sanat ekibi olarak söyleşimize katıldığınız için öncelikle teşekkür ediyorum. Okurlarımız için kendinizden kısaca bahsedebilir misiniz?

Ben teşekkür ederim. Harp coğrafyası araştırmaları yürüten bir bilim insanıyım. Yerbilimleri kökenliyim. Daha sonra doktoramı sosyal bilimler üzerine yaptım. Kendi kendime harp tarihi araştırmalarındaki coğrafya-tarih bütünlüğünü sağlamak gibi bir misyon edindim ve bu nedenle sahadayım. Bir muharebenin tarihini yazarken o tarihin yapıldığı yerin de önemli bir arşiv olduğunu savunuyorum. Dünyada oturmuş bir disiplin olan askeri coğrafyanın ülkemizde de kabul görmesi, harp tarihi çalışmalarının eksik bileşeni olan coğrafyanın da olması gereken yere oturması gibi bir hayalim var. Bu doğrultuda çalışıyorum.

Sakarya Meydan Muharebesi; milli mücadelenin, askerin, halkın, vatan toprağında yaşayan en ufak canlının bile bedel ödediği bir savaş. Kitabınızı okudum ve çok etkilendim. Kaynakça kısmına, atıflara, atlas kısmına baktığımızda ortada gerçekten büyük bir emek olduğunu görüyorum. Kitabı yazmaya nasıl karar verdiniz?

Aslında Sakarya Meydan Muharebesi sahasında çalışırken bilinenden, yani o güne kadar yazılanlardan farklı bir şey bulacağımı düşünmüyordum. O yüzden ilk bir sene neredeyse araştırarak, bularak ve hayret ederek geçti. Daha sonra yavaş yavaş yazılanlarda eksik ya da abartılı noktalar da olduğunu gördüm. Sonra bunun sebebinin Sakarya Meydan Muharebesi tarihinin sadece arşiv belgelerine, askeri harekat planlarına göre masa başında yazılmış olmasından kaynaklandığını fark ettim. Bunun tek istisnası rahmetli Alptekin Müderrisoğlu’dur. Ancak o da dipnot-referans sistemi kullanmadan yazdığı için maalesef bilimsel bir kaynak olarak kullanamıyoruz. Bu durumda kendi bulgularımı, o güne kadar yazılanların sahada yapılan sağlamasını kaleme almam gerektiğini düşünmeye başladım. Kayıp şehitler konusu ise bardağı taşıran damla oldu. “Artık bu Mehmetlerin hikayesini herkes bilmeli” diye düşündüm ve yazmaya başladım.

Bazı insanlar tarih alanına mesafeli yaklaşıyor. Bunun sebebi, konuların ağır olması veya ders şeklinde insanlara sunulması diye düşünüyorum. Ben tarih alanına ilgi duyan biriyim ve tarih türündeki eserleri genelde ağır okurum. Sakarya’yı ise hızlı ve konforlu bir şekilde okudum. Sanki yaklaşım konusunda belli başlı sorunları tespit edip kaleme almışsınız. Ne söylemek istersiniz bu konuda?

Tespitiniz çok yerinde. Her şeyden önce benim de bir okur olduğumu ve elime aldığım kitaplarda yazardan beklentilerim olacağını unutmayalım. Yazarken temel hareket noktalarımdan biri buydu. Özellikle yazmaya başlayana kadar elime geçen Sakarya ile ilgili kitapları anlaşılmaz kılan neydi, bunu iyi tahlil ettiğimi düşünüyorum. Öncelikle Sakarya bir can pazarı. Orada savaşanların “Biz öyle düzenli, anlaşılır bir harekat planıyla savaşalım ki, tarihini yazanlar zorluk çekmesin” gibi bir kaygıları yoktu. Düşmanı geçirmemek için ne gerekiyorsa o yapıldı. Tümenler, alaylar, en sonda da taburlar cephede nerede eksiklik olursa oraya kaydırıldı. Bu durum karmaşık bir örgü yaratıyor. Asker kökenli ya da harp literatürüne vakıf okuyucunun bile okurken aklı karışır böyle bir yapıda; ancak her iki tarafın hedeflerini ve stratejilerini ortaya koyunca uygulanan taktikler önemini yitiriyor. Sürece daha derli toplu bakmayı başarıyorsunuz. Bu bana, Sakarya’yı da Çanakkale gibi bir muharebeler bütünü olarak görme şansı verdi. Böyle olunca Sakarya’yı anlamak, anlatmak çok kolaylaştı. Bütün taşlar yerine oturdu. Kitabı yazarken de bunu düşünerek, okuyucunun bugüne kadar Sakarya’yı dinlerken nerelerde takıldığını az çok bilerek yazmaya çalıştım.

Kitabın arkasına renkli baskı ile oluşturduğunuz tarihi bir atlas var. Cepheler, isimsiz şehit mezarları, hareket planları ve bir sürü detaylı fotoğraflar mevcut. Ben bu fikrinizi çok beğendim. Konuya daha hâkim hissetmemi sağladı. Bu fikrin altyapısı nasıl oluştu?

O atlas olmasa olmazdı. Sonuçta ben bir coğrafyacıyım. Harp coğrafyası çalıştığım için de iddiam Sakarya Meydan Muharebesi’ni coğrafi anlatımla anlaşılır kılmak. Bunu kitap içinde yazı diliyle yaptığım gibi, görsel bir takım anlatım unsurlarına da başvurmam kaçınılmazdı. Yaşadığımız dönemde görsel anlatım unsurları çok büyük önem kazandı. İnsanlar anlatılan bir hikayenin görsel kanıtlarını da istiyor, o hikayenin 100 sene önce yaşanmış olmasının bir önemi yok, beklenti bu şekilde. Ben de dedektiflerin arşive kaldırılmış ve kapatılmış dosyaları çıkarıp yeniden incelemeye başlaması, delil araması gibi, arazide insanların istediği görsel kanıtları arıyorum; ancak teknik bir takım zorunluluklar ve böyle bir çalışmanın yeni deneniyor olması, beraberinde bir takım eksiklikler de getirmedi değil. Örneğin, haritaların kitap formatında olmasını sağlamak için biraz küçük yapmışım, kabul ediyorum. Bu sorunu hem serinin ilerleyen kitaplarında hem de Sakarya için serinin sonunda çözeceğim.

Hunlardan Türkiye Cumhuriyeti tarih sürecine baktığımızda üzerinde yazılacak, konuşulacak sayısız olay var. Hür bir Türkiye’nin oluşmasına sebep olan en önemli olayı ise siz kaleme aldınız. Türk Tarihi sizin için ne ifade ediyor? Sizce geçmişin kıymeti yeteri kadar biliniyor mu, bu konuda ne söylemek istersiniz?

Türk tarihi benim için, Türkiye Cumhuriyeti’ni yüzyıllar ötesine taşıyabilmek adına mutlaka bilinmesi gerekendir. Ben tarihin yöneticiler için en iyi öğretmen olduğuna inanırım. Öğretmen hata yapmanıza engel olan kişi değildir benim gözümde. İyi bir öğretmen aynı hatayı ikinci kez yapmanıza engel olan kişidir. Tarih de ders almasını bilen yöneticiye asla kaybolmayacağı bir yol sunar. Sıradan vatandaş ise tarihi ve tarihten ders almayı biliyorsa yolunu şaşırmayacak, geçmişteki hataları tekrar yapmayacak yöneticiler seçer. Maalesef Türkiye’de tarih, alınması gereken değil, geçilmesi gereken bir ders olarak gösteriliyor çocuklara. Oysa çok değil, 1830-1930 arası dönemin tarihi tek başına bir rehberdir. Bu dönemi iyi bilen emperyalizme bir daha yem olmaz. Bu yüzden tarih eğitimi baştan savma değil, çocukların ilgisini çekecek, heyecan yaratacak şekilde verilmeli. Tarih eğitimcileri özenle seçilmeli, donanımlı şekilde yetiştirilmeli.

Kitabın hazırlığı beş yıl sürmüş. Siz bu sürede cepheleri karış karış gezmiş, araştırmışsınız. Nasıl geçti bu süreç, o cepheleri gezerken neler düşündünüz?

Her şeyden önce duygusal yönü çok ağır bir iş benim yaptığım. Yani attığınız her adımda siz nefes alabilesiniz diye nefes almaktan vazgeçmiş bir yiğit var. Yani bastığınız yeri toprak diyerek geçmiyorsanız, tanıyorsanız, altında binlerce kefensiz yatanı düşünüyorsanız gerçekten çok zor. Boğazımın düğümlendiği çok olur. Gözüme çok sık toz kaçar yani arazide; ama o gün bir tek kayıp şehidi bile bulmuşsam hayatımın en huzurlu uykusunu uyurum. Tuhaftır, şehir içinde ya da bir AVM’de dolaşırken yorgunluk hissederim de, altı yıldır arazide günde 15-20 km yürüdüğümde bile bir kez yorulduğumu hatırlamıyorum. Motive edici, çağıran bir tarafı var Sakarya Meydan Muharebesi sahasının. Daha çok yapacağım iş var orada; ancak çalışılması gereken başka harp meydanları da var. O yüzden televizyon seyretmeye, maça gitmeye, boş vakit geçirmeye çok hakkım olmadığını düşünüyorum.

Savaşın taraflarını anlatırken bir yandan da önemli kişilerin psikolojik portelerini de çıkartmışsınız. İki taraf için alıntılar kullanarak öyküleştirme yaptığınız yerler de var, ki bu sayede hayal gücü sahneleri aktif bir şekilde canlandırıyor. Bu tarzı önceden mi planladınız, yoksa doğaçlama mı gelişti?      

Karşılıklı konuşmalar aslında kendi felsefesi olan bir anlatım şekli. Doğaçlama geliştiğini söyleyemem. Tarih yazımında öncelikli kaynaklarımız belgelerdir. Yani harp tarihi yazıyorsak harekat planları, harp cerideleri, muharebe notları, cephe emirleri gibi orijinal belgeler hareket noktamızdır. Bunları saha bulgularıyla destekleriz. Daha sonra hatırat gelir. Hatırat asla objektif olamayacağı, kişi olayları mutlaka kendi bakış açısıyla, çoğu kez taraflı, hatta çarpıtarak aktarabileceği için doğrudan bağlayıcı, temel kaynak olarak değerlendirilmemelidir. Ben Sakarya’da tarih anlatımını dümdüz, belgelerdeki resmi dille yapsaydım okuyucu bir yerde mutlaka sıkılırdı. “Bu yeknesak gidişe nasıl hareket katabilirim?” diye çok kafa yordum ve sonunda hatıratlarda yer alan anlatımları bu şekilde karşılıklı konuşma şeklinde vermek aklıma geldi. Kendi anlatım üslubum içinde güzel bir bağlama şekli getirdiğini düşünüyorum. En hoş tarafı da o konuşmaların %80 oranında bu şekilde atıflı olması. Hatırata da olsa atıf var, kurgu yok.

Tarihin anlaşılmaya ihtiyacı var. Siz Sakarya eseriyle çok güzel bir başarıya imza attınız. Eserlerinizin devamını gelmesini çok isterim. Tarih türünde yeni çalışmalarınız olacak mı?

Çok teşekkür ediyorum. Eğer böyle ise gerçekten mutlu olurum. Kitabın kapağında verdiğimiz bir ipucu var aslında; “Cephede Milli Mücadele Serisi” diyoruz. Burada bilinmeyen, serinin kaç kitap olacağı. Şimdi zaten bilinen, Sakarya’nın devamı niteliğinde Büyük Taarruz’u ve Başkomutan Meydan Muharebesi’ni konu alan ikinci kitabın yolda olduğu. Yani bu söyleşiden hemen sonra oturup yazmaya devam edeceğim. Aynı şekilde sahadan anlatılan, arazi bulgularıyla desteklenen, belgesel nitelikli bir kitap olacak. Sakarya’nın ikinci cildi gibi düşünün. Tabii sonrası da var, ama o sürpriz olsun. Yani okuyucu “İzmir’e girdik. Şimdi ne olacak? Serinin devamında nereye gideceğiz?” diye merak etsin biraz. İkinci kitap için bir spoiler vereyim; benim doktora tez konum uluslararası ilişkiler, çevre diplomasisi üzerine. Milli Mücadele’nin diplomasi kısmı da çok çok önemli. Özellikle Sakarya ile Büyük Taarruz arasındaki dönem. İkinci kitapta yerli ve yabancı arşivlere dayalı diplomatik mücadele anlatımı da önemli bir yer tutacak ve belki de okuyucuya muharebelerin kendisinden daha da ilginç gelecek.

Sayısal veriler, tablolar, kısaca kitabın tasarlanış şekli ve sistematiği sanki kapsül haline getirilmiş. Okuyan, konuyu zorlanmadan tüm yanlarıyla öğrenebiliyor. Tarihçi kişiliğinizin yanı sıra mühendislik mesleğinizin de etkilerini gördünüz mü?

Elbette. Belki de farkı yaratan en büyük etken de bu. Yani fen bilimlerindeki mutlak doğruyu bulma dürtüsü çok baskın bende. Sahaya çıktığımda 100 yıl önce harekat planına çizilmiş bir çizginin, bir cephe hattının hassas şekilde koordinatını almak, büyük ölçekli bir plana, haritaya işlemek zorundayım. Yani Mangal Dağı’na bakıp, “Burada da bizim mevzilerimiz var” demek yetmiyor. Ya da bulduğum mevziyi “İşte Mangal Dağı mevzii” diye göstermek içime sinmiyor. Mangal Dağı’nı önce okumam, sonra uzaktan algılama yöntemleriyle, mesela hava fotoğraflarıyla, uydu görüntüleriyle günlerce incelemem, son olarak da karış karış gezmem lazım. Yani Mangal Dağı’yla işim bittiğinde orada görmediğim, gözümden kaçmış, haritaya işlenmemiş bir tek siper parçası olmamalı. Sorulduğunda Mangal Dağı’nda “78 parça, toplam 3.484 metre siper var” diyebilmeliyim. Hepsinin bir numarası olmalı ve hangisi sorulursa koordinatından gidip elimle koymuş gibi bulabilmeliyim. İşte bu çalışma hassasiyeti fen bilimlerinin getirdiği sentetik çalışma alışkanlığı.

Bizi kırmayıp söyleşimize konuk olduğunuz için çok teşekkür ediyorum. Okurlarımız için çok verimli ve öğretici bir sohbet olduğuna inanıyorum. Sizin eklemek istedikleriniz var mıdır?

Ben teşekkür ediyorum. Keyifli bir sohbet oldu. Tüm okuyuculara sağlıklı, keyifli bir gelecek diliyorum. Bu karantina günleri belli ki bizden pek çok şey götürecek, ama Covid’in bizden alamayacağı şeylerden biri de biriktirdiğimiz bilgi. O yüzden kendimize yatırım yapmaya, yani okumaya devam. Bu şekilde, tarih okumayı sevmeyenlerle bile yolumuz elbet bir noktada kesişecektir.

Kaynak : https://mahaledebiyat.com/selim-erdogan-ile-sakarya-kitabi-ve-tarih-uzerine-soylesi/

 

No Comments

Sorry, the comment form is closed at this time.